Sayfalar

29 Kasım 2016 Salı

Nivea makyaj temizleme mendilleri


25 adet büyük boy mendil içeriyor.
Yüz, dudak, göz temizlemek için yeterli geldi bana tek mendili.
Gayet güzel temizliyor, memnun kaldım. Herhangi bir olumsuz etkisi olmadı cildimde.
Genelde Garnier'in makyaj temizleme sularını kullanıyorum ama çok yorgun olduğum zamanlarda yüzümü hemencecik temizlemek için bu mendiller çok işime yaradı. 
Üşenenler için tavsiye edebilirim :)

28 Kasım 2016 Pazartesi

Coresatin Pembe - Alerjiyi yatıştıran mucizevi krem



Cumartesi gecesi bir farklılık yapıp Diadermine arındırıcı yüz yıkama kremi ile yüzümü yıkayıp öyle yattım. Normalde bunu gunduz kullanıyordum ama kullanma talimatında sadece günde bir defa kullanılması yazılmış sabah akşam diye belirtilmemiş.

Oh tertemiz yatiyorum derken sabaha domates olarak uyandım :( Yüzüm yanıyordu, kaşınıyordu ve yer yer şişlikler olduğunu hissedebiliyordum.
Annemden köşe bucak kaçarak, yüzümü soğuk suyla yikadim, kurumuş olduğu için kaşındığını düşünüp kremledim ve kahvaltı yapmaya gittim. Annem biraz paniktir bu konularda, ben sakin kalmaya çalıştıkça o beni panikletir. O yüzden gorunmemek için elimden geleni yaptım.

Geçen sene, LR satışı yapan bir arkadaşımdan acil durum spreyi almıştım, onu sürdüm yüzüme.
Biraz yüzümün rengi düzelir gibi oldu ya da ben öyle umdum, erkek kardeşimle ve babamla karşılaştım hiç bir şey fark etmediler. Annem de farketmez rahatlığıyla odaya geçtim ve annem görür görmez ne oldu senin yüzüne diye söylenmeye başladı. Yok bisey, bisey surdum ondan oldu galiba dedim. "Alerji yapmış! Git hemen alerji ilacı var mutfakta onu iç" dedi. Annelerin her zaman her şeye karşı bir çözümü vardır, "bu neden benim aklıma gelmedi ki" diye düşünürken annemden kacmama pişman oldum azıcık.


Hemen, evdeki üç çeşit antihistaminik ilaçlardan zyrtec'i içtim.
İnternetten de araştırdım bu arada, zyrtec'i çantasından eksik etmeyenler bile varmış. Ağrı kesici bile içmeye yanaşmayan biriyim aslında ama ilaçların iyileştirici etkisini inkar etmemek lazım. Yine de umarım cantamda ilaç taşıyacak durumda olmam... Sevmiyorum ilaçları...

Günlerden pazardi ve benim öğlen aöf sınavım vardı. Bu geçtiğimiz pazar oldu bu.
İlacı içtikten sonra yüzüme buz kompresi uyguladım, biraz yanması azalınca hazırlanıp çıktım hemen.
İlacın sersemletici etkisiyle, yarım saatlik sınavda başımı masaya bırakıp uyumamak için zor tuttum kendimi. Eve geldigimdeyse direk yattım.

Akşam yatmadan önce Kestine' yi içtim. Gecen sene yine yüzüm alerji olunca doktor sabah zyrtec akşam Kestine içmemi söylemişti ondan yüz bulup da içtim yani kafama gore içmedim tabi ki :)
O da bi güzel sersemletti ve gece derin bir uykuya daldim.
Sabah kalktığımda pek bir fark yoktu yüzümde. Ben de fondöten ile kapatmaya çalışıp işe öyle gittim. Tabi ki şişko yüzüm farkedilmeyecek gibi değildi ama sadece şüşko olması neyse bi de pütürüklüğün üstüne katmanlasmış fondöten görüntüsü gün boyu aynalara kusmeme sebep oldu.

Ee ne demişler büyüklerimiz, kınama gelir başına. Hep cilt kusurlarını kapatmak için bi ton makyaj yapıp daha kötü bir görüntüye sebebiyet verdiklerini düşündüğüm kişilerden biriydim şimdi ben de.

İşyerinden bir abla, coresatin pembe diye bir krem önerdi bana. Bebeklerin pişikleri, egzamalari için kullanılıyormuş. Kortizon yokmuş. Hassas ciltli oldugum için kullanabilirmişim kendisi de kullanıyormuş.
Netten araştırınca geçen sene bana da cilt doktorunun, ayagimdaki bir leke için mavisini verdiğini ve işe yaradığını hatırladım.


Hemen bugün eczaneden coresatin pembe kremi aldım. Eve gelip makyajımı sildim. İmex sabun ile yıkadım ve kremi sürdüm. Birkaç saniye sonra yüzümde hafiflik hissetmeye başladım bile. Ama psikolojik olabilir diye dusundum, bekledim.

Yarım saat olduğunda gözle gorulur bir fark olmaya başladı. Zaten anında kaşıntıyı ve yanmayı kesmişti. Bir saat sonra neredeyse tamamen düzeldi.
Allah razı olsun tavsiye edenden, mucize gibi bir krem. Hem de zararsız.

30ml lik minicik kutu 40tl ama kesinlikle hakkını veriyor paranın.

Çok şükür yarın normal yüz ile gidebilicem işe.

Kitaplar #6 : Sevme Sanatı




Geçen hafta bitirdiğim Erich Fromm'un sevme sanatını nihayet paylaşıyorum:)

Kitabı gerçekten beğendim. Hiç böyle felsefi bir kitap okumamıştım, okumaya yeltensem de sıkılır bırakırdım ama bu kitabı sindire sindire, postitler yapıştırarak sıkılmadan okudum.



Hatta okurken, bazı yerlerinin fotoğraflarını çekip arkadaşlarıma da gönderdim.


Katılmadığım bir yeri olmadı hatırladığım kadarıyla. Bazı yerlerde hayatın sırrını çözmüş gibi hissettim diyebilirim.

Cinsellik üzerine, erkekler üzerine, sevgi, bağlılık, saygı üzerine mantıklı tespitler içeriyor kitap.


Sevginin nasıl olması gerektiğini, neleri sevgi sandığımızı anlatıyor.

Önce kendimizi sevmemiz gerektiğini söylüyor ve kendimizi de diğer insanları da bir mal gibi görmememiz gerektiğini vurguluyor.


Örneklerle anlatıyor her şeyi. İnsan psikolojisine, insan ilişkilerine meraklı biri olarak keyifle okudum kitabı.


Okumanızı tavsiye ederim, özellikle de psikolojiye ilgi duyanların keyif alacaklarını dusunuyorum.

25 Kasım 2016 Cuma

İdefix 14.Sanal Kitap Fuarı (21 Kasım - 21 Aralık)



Bu yıl Tüyap kitap fuarına gidememiş biri olarak, bu duyuruyu "Mayıs Yağmuru"nun blogunda görünce heyecanlandım. Daha önce bu sanal kitap fuarını duymamıştım. Hemen siteyi incelemeye başladım.
Yayın evlerine göre %25 - %75 arası indirimler mevcut. 50 TL ve üzeri siparişlerde kargo ücretsiz.

Evde okunmayı bekleyen onca kitap olmasına rağmen dayanamadım ve bir kaç kitabı sepete atıp sipariş verdim.
İstediğim bazı kitapları ise stokta kalmadığı için alamadım. Olsun, iyi oldu sonra evdeki okunmamış kitap yığınını görünce içim parçalanıyor... En azından yeni yıla kadar kendime yeni kitap almayı yasaklıyorum, inşallah bu sözümü tutabilirim :(

24 Kasım 2016 Perşembe

İlişkiler ve sevgi üzerine konuşmalar



Nihayet, yaklaşık bir buçuk hafta önce yaptığımız röportajı yayınlıyorum :) Tam anlamıyla röportaj diyebilir miyim bilemedim, Güven abi sağ olsun her şeye dürüstçe ve açıklayıcı cevaplar verdi ama ben ve Çiğdem abla devamlı konudan konuya atlamışız, bazen sözünü kesmişiz. Ses kayıtlarını dinleyince fark ettim. Kusura bakma Güven abi, sabrın için teşekkürler :)) Ve ayrıca çok çok çoook teşekkür ederim bana ayırdığınız vakit, paylaştığın bilgiler, düşünceler için. Ve tabi ki blogumda yayınlamama izin verdiğin için.

Farklı bakış açılarına şahit olmayı seviyorum. Umarım siz de keyif alırsınız:

Sevgi nedir sence?
Sevgi güvenle başlar ve o güven temeliyle tesis edilen sevginin içerisinde vefa, samimiyet, merhamet, fedakârlık, karşılık beklememek vardır.
Sevgi merhametlidir, şefkatlidir, sabırlıdır, her şeye katlanır, kötülüğün hesabını tutmaz.
Sevgi kendini unutmak, karşındaki kişiye önem vermektir. Katlanabilmektir.
Sevgisiz yapılan her şey anlamsızdır.
Nevrozlu insanlar sevmekte güçlük çeker, çünkü çocukluk arzuları doyurulmamıştır. Karşılık bulmayan çocukluk istekleri zamanla takıntı olarak ortaya çıkar. Çünkü yeni karşılaştığı şeyler ile çocukluğunda kodlanmış şeyler çakışır.
Sevgide asla kötülüğün hesabı tutulmaz. Bazı sevgiler canını acıtabilir, ona rağmen devam edilir. Bir annenin çocuğuna sevgisi gibi, sevgi her koşulda devam eder.

İlişkiler hakkında ne düşünüyorsun?
İlişkiler bizi yeniler, ileriye götürür. Çağın lokomotifi hep ileri gider. Bir İstanbul’u tekrar fethetmeyeceğiz, mağara dönemine gitmeyeceğiz, lokomotif geriye gitmez.
İnsanların fikirleri aynı olmayabilir. Önemli olan, fikirler farklıyken ortak bir karar alıp, ona göre ortak hareket edebilmektir.

Takıntılardan bir anda kurtulabilir mi insan?
Tabular itirazsız, eleştirilmeden kabul edilen, boyun eğilen cismani sembollerdir. Bir anda kesip atılamaz ama en azından sorgulanmalıdır.

Kurallar sence kendimizi korumamız için konulmuş olabilir mi?
Bir kişi güvenlik ağırlıklı düşünürse hep bir şeylerden şüphelenir. Kendisinden şüphelenir, karşısındakinden şüphelenir ve hep bir önlem almaya çalışır.
Korktuğun ve şüphe duyduğun bir şey senin aşağılık duygunu ön plana çıkarır. Yani korkarak ya da şüphe duyarak yaklaştığın bir şey seni mutsuz eder ve o mutsuzluk sende alçalma duygusu oluşturur.

Topluma uygun yaşamak mı, arzularımıza göre yaşamak mı?
İnsanoğlu her çareyi bulur. Aşamadığı şeyler korkularıdır, kaygılarıdır. Bunlar kişinin prangalarıdır.
İnsanın arzuları, insanı ilerletmek içindir. Bütün içgüdüler seni iyi yapmak içindir. İçgüdülerini uygun zamanda ve uygun yerde doyurmadığın sürece hasta olursun.
Hiçbir içgüdüye engel koyamazsınız. O engeli bir şekilde o içgüdü yıkar. Bunu, gerek kendisini gerçekleştirerek gerekse seni hasta ederek yapar.

Peki ya toplumun ve dinin kuralları?
Toplumun değerlerine göre hareket ederken kendi gelişimimizi önlüyoruz. Toplumun doğrularına inanmak yerine kendi içimize bakmamız lazım. Önce kendini tanıyacaksın, sorgulayacaksın.
İnsanlar tanrıları memnun etmek için kendi çocuklarını kesip veriyorlardı. Daha sonra daha adil, daha insancıl, daha kucaklayıcı insan inançları ortaya çıktı. Her zaman kurallar oldu, hala var ve bu kurallar bizi her zaman rahatsız etti.
Bütün dinler önce hayvan tanrıdan başlar, sonra hayvan tanrıdan ana tanrıya, ana tanrıdan baba tanrıya, baba tanrıdan oğul tanrıya ve oğul tanrıdan tekrar dünyevi bir ilahi güce gelir. Şu anki tanrı bir baba tanrı bana göre. Benim görüşüm, belki ilerde çok teknolojik tanrılar bulacağız. Ve bu şekli belki yok edecek.

Tek doğru, senin ne istediğin midir?
Dünyada mutlak gerçek diye bir şey yok, sadece mutlak gerçek olarak tanrıyı kabul edersin ve sorgulamazsın. Ama kendi içine baktığında iki çelişik yasayı görürsün.
Pavlus’un elçilerinde şöyle der, kendi bedenimde iki yasa görüyorum biri kutsal yasa diğeriyse benliğe dayalı yasa. Yani birisi süper egosu, “bak günah var” diyen yasa; diğeri de içgüdülerinin ona “bunu yap, hırslı ol, vur, kır, öldür, hüküm kur” diyen yasa. Burada tam olarak tüm insanları tarif ediyor. Biz, bir yandan kutsal olmak istiyoruz ama diğer yandan iç varlığımız bize “para kazan, yanındakini ekarte et” diyor.

İçimizde sürekli kendimizle çelişiyoruz yani.
Çelişki her yerde vardır. Elma, kurdunu içinde taşır. İnsan yüreğinde hem sevgiyi hem de nefreti taşır.
Buna bağlı olarak, çatışma da her zaman her yerde vardır. Benim içimde de çatışmalar var. Çatışma olmasa ilerleme olmazdı, çünkü bu sayede sorguluyoruz.
Mutluluğu sorgulamadan elde edemezsin.

Blogum hakkında ne düşünüyorsun? :)
Ben senin yazılarını okuyorum, beğeniyorum. Çok hayat dolu, cıvıl cıvıl bir kızsın. Hiç öyle bazı şeyleri dert edecek, hüzünlenecek bir kız ifadesi görmüyorum sende.

Çooook teşekkür ederim…


22 Kasım 2016 Salı

Gece kalmalı Büyükada Gezisi


Kadıköy


Bu güneşli, ışıl ışıl hafta sonunda ben neredeydim bilin bakalım. Büyükada’daydım :)
Şansımıza, hava hafta içi buz gibi olsa da hafta sonu güneşliydi ve çok güzeldi.

Cuma akşamı işten çıkıp direk ada vapurlarına gittik. 10 kişilik bir ekiptik, otelimiz ayarlanmıştı. 5 oda ikişer kişilik kalmak için ayırtılmıştı.
Kadıköy'den hareketle, kınalı adadan başlayarak, vapurumuz iskelelere uğraya uğraya Büyükada’ya ulaştı.

Büyük Ada iskelesi
Büyük Ada iskelesi

Saat Kulesi

İskeleyi arkanıza aldığınızda sol tarafta kalan kıyı restoranları

İndiğimizde hava kararmıştı, hemen otelimize ve nerede yemek yiyebileceğimize baktık.  Ortalık sakindi, tıklım tıkış olmayışı ve o sessizlik huzur vericiydi.
Otele gidip, giriş yaptıktan sonra, bir restoranda yemek yedik ve sahile indik. Grubumuzdaki herkes hayat dolu ve pozitif olduğu için, çok keyifli geçti. Şarkılar söylendi, yürüyüş yapıp sonra bir yere oturup çay içme faslına geçildi. Birkaç saat sahil havasında, açık havada oturup 90lı yılların müzikleri eşliğinde çaylarımızı yudumladık.

Daha sonra odalarımıza çekildik ve ertesi sabah kahvaltıda buluştuk.

Otel odası





Marine House Butik Otel'de kaldık. Büyükada'nın önemli noktalarını gösteren bir haritayı resepsiyondan alabiliyorduk.

Sabah, otelin açık büfesinde kahvaltı yaptıktan sonra eşyalarımızı alıp otelden çıkış yaptık.

Otelin açık büfe kahvaltısı, terasta

Kahvaltıya gelen misafir :)

Bizi sırt çantalarımızla yollara bakıp bir yön seçmeye çalışırken gören bir abi Aya Yorgi’ye gideceğimizi anladı ve kestirme bir yol söyledi. Çınar meydanına kadar gidip ordan dönün dümdüz gidin yol sizi çıkaracak dedi, dediği gibi çok kolay oldu.




Söylediği şekilde gittik, faytonlar çok fazla yoktu bu yolda, çok sakin ve huzurluydu. Sadece yolun başında rastladık bu faytonlara.




Bu yol ayrımına gelince sağdan devam ettik.

Meziki Otel



Otelin en yaygın ulaşım aracı bu üç tekerli, akülü motorlar :) Çok sevimliler, çok sessizler. Soğuk havalar için özel üretilmiş brandaları var.


Sabah güneşinde güneşlenen kedicik...




Begonviller her yerde :)



Müslümanların mescidleri gibi, hristiyanların da şapelleri varmış. Bahçesinde bir yaşlı kadın incil okuyordu.

Büyük Ada Gözlü Ev


"Sabuncakis Köşkü;  Sultan II. Abdülhamit döneminin meşhur masonlarından Halepli Yorgi Sabuncakis tarafından 1904 yılında inşa edilmiştir. Grek tarzında inşa edilen ve yazlık mason locası olarak kullanılan köşkün süslemesinde ve mimari detaylarında masonluğun sembolleri kullanılmıştır.
Köşkün bahçesi ve zemini yoldan aşağıya kaldığı için, küçük bir köprü vasıtasıyla birinci kattan giriş yapılır. Bu yüzden köşke Köprülü Ev de denilmiştir.
Aynı zamanda Antik Yunan tapınaklarına benzeyen bir giriş cephesine sahip olan bu köşkteki üçgen alınlığın üst kısmında, ışıklar saçan bir göz resmi vardır. Tanrı’nın her şeyi gören gözünü simgeleyen ve yine masonluğun sembollerinden biri olan bu göz sebebiyle köşke “Gözlü Ev” de denilmiştir."











Tepeye çıktıkça, otlanmaları için doğaya salınmış atlarla karşılaştık.





Büyük Ada'daki kediler de, cins cins çeşit çeşit :) 


Rakun olacakken vazgeçip son anda kedi olmuş gibi :)




Eşekleri görünce soldan yukarı çıkacaksınız demişti yolu tarif eden abi. Sağdan çıkarsanız "Eski Rum Yetimhanesi", soldan çıkarsanız "Aya Yorgi Kilisesi"ne çıkarsınız.


Aynı zamanda faytonların son durağı da burası, buradan sonrasını yaya gitmeniz gerekiyor.


Aya Yorgi'ye çıkarken, yolun yarısında makaralar ve ipler ile karşılaşırsınız. 
İnanışa göre, bu yolu bir makara ipi aça aça çıkarsanız kısmetiniz açılırmış.







Tepeye çıktıkça, diğer tepedeki Rum Yetimhanesi de görüş alanımıza girmeye başlıyor...

Kiliseye yaklaştık.



Tepeden bakış

Aya Yorgi Kilisesi

Aya Yorgi Kilisesi



Kilisenin içi








Kenarlardaki bu ahşap yerlere oturup dua ediyorlarmış.



Dileğinizi tutup bu mermer kısma bozuk parayı dayadığınızda eğer para yapışırsa dileğiniz gerçekleşecek, yapışmazsa gerçekleşmeyecek anlamına geliyormuş.

İbadet etmeye gelen yabancı bir kadın bizden 5 kuruş istediğinde merak edip sorduk, bir defasında parasının yapıştığını ve hamile kaldığını söyledi. Hiç yapışmıyormuş önceden ama özel bir günde kilise çok kalabalıkken denemiş ve yapışmış, o gün neredeyse herkesinki yapışmış. Benim aklıma direk, o özel gün için mermere bir şey sürmüş olabilecekleri ihtimali geldi... 

Biz çakallık yapıp, alttaki tahta çıkıntıya dayadık bozuk paraları :)






Kilisenin yan tarafında bulunan cafenin manzarası. Sedef Adası.



Çok yorulduk, bir kahveyi hak ettik :)


Aya Yorgi tepesinden inip hemen karşıki yokuşa geçtik, 10-15dklık bir yürüme mesafesinden sonra Eski Rum Yetimhanesi'ne vardık.



Etrafı çevriliydi, bahçesine bile girmek yasaktı. Ama branda olmayan bazı yerlerden, demir teller arasından fotoğraf çekebildik.


"Avrupa’nın en büyük, Dünya’nın ise ikinci büyük ahşap binası olduğu söylenen yapı Büyükada’nın Manastır tepesinde 1898-1899 yıllarında bir Fransız şirketince otel yapılmak için inşa edilmiştir.
Bina dönemin ünlü mimarlarından Alexandre Vallaury’nin projesiyle tamamen ahşap malzemeler kullanılarak, birbirine bağlı beş blok olarak yapılmıştır."


"Yetimhane olarak kullanıldığı yıllarda binanın ön cephesinde küçük çaplı bir yangın çıkar. Bina yangında fazla zarar görmez. Ancak, bu yangında bazı çocukların yanarak can verdiği söylentisi yayılır. Söylentiye göre, yangındaki panik sırasında çocuklardan biri bahçedeki kuyuya düşer. Fakat kimsenin aklına oraya bakmak gelmez. Çocuk kuyuda ölüme terk edilir. Bu olaydan sonra kuyunun içinden çocuk sesi geldiği efsanesi kulaktan kulağa yayılır. Adeta çürümeye terk edilen binadan çocuk sesleri geldiği efsanesi günümüze kadar ulaşır."


Büyükada Şehit Murat Yüksel İlkokulu

Vapur saatini beklerken Konak'ta yemek yedik, içkisiz bir restoran, yemekleri çok lezzetli. 



Dönüş vakti...