Sayfalar

30 Ekim 2018 Salı

Senaryo Yazarlığı - İkilemler


Son derste ikilemlerden bahsettik. Hayatımızda kaldığımız ikilemleri anlattık. Örnek ikilemler ürettik. Sonra da her birimiz ikilem içeren birer hikaye yazdık. Karakterimiz iki şey arasında karar vermekte zorlanıp sonunda bir karar veriyor ve bitiyor şeklinde.

Bir de bir öykü dinletti hoca telefondan. Not almıştım adını telefona ama silmişim :(
Bir adamın doğduğu topraklara geri dönmesi ama orada durmak istemeyip tekrar dönmek istemesi. Çevre etkisiyle bir kadınla evlendirilmiş olması ve karısının hamile olması nedeniyle gitmesine izin vermemeleri ile adamın kaldığı ikilemler anlatılıyordu.

Benim yazdığım öyküde, 30lu yaşlarında boşanmış bir kadının tekrar evlenme korkusu ama çocuk sahibi olma isteği vardı. Evlenmek istemediği için bir çocuk evlat edinmek istiyordu ama annesi karşı çıkıyordu, kızının evlenip kendi çocuğunu büyütmesini istiyordu. Annesinin ısrarla tanıştırmak istediği bir taliple tanışıp hala evliliğe sıcak bakmayınca kesin bir kararla bir çocuk evlat edindi olarak anlattım.

25 Ekim 2018 Perşembe

Bugünlerde pişmanım


Birkaç gündür, eski günlüklerimi keşke atmasaydım diye düşünüyorum.

Attığım zaman çok hafiflemiştim. Sadece ağlama duvarı olarak kullandığım defterlerim, okudukça sinir ve hüzün katsayımı arttırdığı için tutmama gerek yok diyordum.

İki gündür eski anılar geliyor aklıma, günlüğüm olsa açar okurdum diyorum. Beni üzen şeyleri okuyup "sen neler neler atlattın bak gör" derdim kendime.
Böyle diyorum ama her okuduğumda da yok etmek istiyordum tüm günlüklerimi. İki gün kendime gelemiyordum yeniden o üzüntüleri yaşadığım için.
Şimdi ben böyle anlatınca neler yaşadı bu kız bu kadar diyeceksiniz, belki rutin sıkıntılardı bilmiyorum ama benim narin yapıma fazlaydı :)

Olsaydılar ve okusaydım iyi mi olurdu kötü mü bilmiyorum, kararsızım. Ara ara pişman olsam da 16 tane kocaman defteri nerede saklayacağımı da şaşırmıştım artık. Hafifledim mi evet hafifledim onları yok edince ama sanki bir yanım eksik gibi şimdi.

Zahmet oldu canım ya :) - (ikinci avokado çekirdeği kök verdi)



En son burada paylaşmıştım > Link
31 Temmuz 2018'de suya koyduğum çekirdeğin nihayet kök verdiğini fark ettim az önce :)

İncecik, kürdandan bile ince.


Garip bir şekilde, üst kısmının tam çaprazından açılmaya başlamış alt kısmı.


Bu çekirdeğin bu kadar geç köklenmesinin nedeni cinsinin farklı olmasıydı. Yuvarlak bir çekirdek, diğerleri gibi uca doğru sivrilmiyor.

agaclar.net'te bu cinsler için 3-4 ay süreceğini okudum. Tam da 3 ay dolmak üzere.


Gözde çıkan arpacık için ilaçsız kesin çözüm


Gözünüzde arpacık çıkmaya başlıyorsa, vakit kaybetmeden sarımsak sürün. İsterseniz ezip suyunu pamukla göz kapağınıza sürebilir ya da direkt bir diş sarımsağı ikiye bölüp yine göz kapağınıza sürebilirsiniz. Bir kaç dakika uygulayın biraz yakabilir, bu iyiye işaret. Gözün içine gelmesin, sadece göz kapağına sürüyorsunuz.
20 dakika ara verip tekrar sürün, yıkamayın.

Kendi deneyimimi anlatmam gerekirse:
Dün değil evvelsi gün akşama doğru sol gözümü kırparken acı hissetmeye başladım. Aynadan bakınca göz kapağımın kızarıp şişmeye başladığını fark ettim.

Ben lavaboda aynadan gözümü incelerken bir arkadaş geldi ve annesinin gözünde arpacık çıktığında hemen sarımsak sürdüğünü, biraz acıttığını o yüzden kendisinin hiç cesaret edip de denemediğini ama annesinde hemen işe yarayıp arpacığı dışarı attığını söyledi.

Nee, sarımsak mı? Acıtır yaa ben süremem dedim. Akşam eve gittiğimde annem de sarımsak sür deyince internetten araştırıp kesin çözüm olduğunu okuyunca bir diş sarımsağı ikiye bölüp göz kapağıma sürmeye başladım. Arpacık iç tarafta çıkmıştı ama dışarıdan göz kapağına sürmenin işe yarayacağı söyleniyordu.

Bir süre sürdükten sonra karıncalanmaya, hafif acıtmaya başladı. Az daha devam edip bıraktım. İnternette 20 dakika aralıklarla tekrar sürebileceğimiz yazıyordu. 20 dakika sonra tekrar sürdüm, yine acıtana kadar sürüp bıraktım. Yıkamadan yattım. Ertesi gün hiçbir şey kalmamış olur sanıyordum ama pek bir fark yok gibiydi. Uyandığımda biraz atmıştı iltihabı ama hâlâ hafif kızarık ve şişikti. Yeni uyandığım için olabilir diye düşündüm. Önceki güne nazaran daha iyi olsa da o hafifi şişlik ve kızarıklıkla geçirdim günü. Ama batma falan yoktu, rahatsız etmiyordu. Akşam tekrar sarımsak sürmedim. Ona rağmen bu sabah gözüm akarak uyandım. Şu an öğlen olmak üzere ve gözümde geçmeyen bir ıslaklık hissi var, yani görüntüde bir şey olmasa da demek ki akmaya devam ediyor.

Arpacık çıkma nedenleri olarak vitamin eksikliği, stres, kötü kozmetik ürünü ya da temizleme suları olabileceği söyleniyor. Ben son birkaç gün göz makyajımı temizlemeye üşenip de yatmıştım. Göz makyajı derken de birkaç gün sadece eyeliner, son günlerde de sadece göz kalemi vardı. Sabahları gözlerim batarak uyanıyordum, o hissin geçmesi için göz damlası kullanıyordum. Tembellikte nirvana yani :) Onu yapana kadar akşam temizleme suyuyla çıkartsam daha kolaydı gerçi... Sonuçta bana arpacık olarak geri döndü bu hareketim.

Sizin de aklınızda bulunsun, hiç ezcaneye gitmeye kremler hatta antibiyotik almaya gerek yok. Doğal ve kesin çözüm: Sarımsak.

24 Ekim 2018 Çarşamba

Yükselen burç hesaplama


Tam doğum saatinizi bilmiyorsanız ama yükselen burcunuzu merak ediyorsanız bu yazı size faydalı olabilir. Kendimden yola çıkarak baktım, gerçekten uyuyor.
Ben akşam ezanından sonra doğmuşum, burcum yengeç. Aşağıdaki açıklamada da yazdığı gibi tam karşıt burcum Oğlak benim yükselenim.
Kardeşlerimin ikisi de sabah doğdu, ikisinin de yükselen burçları kendi burçları ile aynı.

Yazının devamı şu adresten alıntıdır.
Bir diğer şekilde yükselen burcu bulmak için, sadece pratik zekanızı ve bilgileriniz kullanmanız yeterli olur. Bunun için burçların sırasını, doğum tarihinizdeki güneşin doğuş ve batış zamanlarını bilmek gerekli...

Eğer; sabah güneş doğmadan evvel, gecenin sonuna doğru doğmuşsanız yükselen burcunuz iç burcunuzla aynı burç olacaktır. Güneşten bir, iki saat sonra doğmuşsanız iç burcunuzdan bir sonraki burç yükselen burcunuzdur.

Daha özet anlatımla; sabah ezanı, güneşin doğuşu ve onu takip eden belli bir süre içinde doğmuşsanız, yükselen burç iç burçla aynı veya bir evvelindeki veya bir sonrasındaki burç olacaktır..

Akşam ezanına doğru, akşam ezanı ve onu takip eden belli bir zamanda olan doğumlarda, iç burcun 180 derece karşısına gelen burç, bir öncesi veya bir sonrasındaki burç yükselen burç olacaktır.

Gece yarısındaki doğumlarda ise yükselen burç, iç burçtan 3 veya 4 önceki burç olur. Bu durumda güneş ayak ucuna yakın bir yerlerde olacaktır.

Güneşin, doğum zamanına göre haritada bulunduğu yerleri şu şekilde de özetleyebiliriz.

Öğlen zamanı; haritanın tepe noktasında,

Şafak vakti; 1. evde

Gece yarısı; ayak ucu noktasında

Grup vakti, Alçalan burçda bulunur. Diğer vakitlerdeki doğumlar için bunlara kıyasla hesaplama yapmak mümkündür.

Burçların sıralanışı saatin tersi istikametindedir. Bu husus unutulmamalıdır.

Bu bölümde verilen örnekler çok pratik ve kabaca tahmin yöntemleridir. Burçlara ait bilgiler ışığında, bulduğunuz burcu incelemeli ve kişide mevcut özelliklerle karşılaştırmalısınız. Aksi halde çok sağlıksız bir tahmin yaplımış olur...

Soğuktan donmayacak kadar yakın, dikenler batmayacak kadar uzak


Arthur Schopenhauer’un kirpilerle ilgili anlattığı bir hikaye var.
Karda donmak üzere olan kirpiler donmamak için birbirlerine yaklaşırlar. Ama yakınlaşınca dikenleri birbirlerine batar.
Dikenleri batınca birbirlerinden uzaklaşırlar. Ama uzaklaşınca üşüdükleri için yeniden yakınlaşırlar.
Böyle yakınlaşa uzaklaşa, soğuktan donmayacak kadar yakın, dikenler batmayacak kadar uzak durmayı öğrenirler.

23 Ekim 2018 Salı

Dünün kötü olayları ve Safer Ayı


Önceki yazımda, yani şurada vefat eden tanıdıkları, ters giden olayları anlatmıştım. Dün de bu durum devam etti.
İş yerinde bir kız, fotokopi makinesinden çıktısını alıp döndüğü anda ayağı kaymış ya da burkulmuş tam bilmiyorum o anı görmedim ve yüz üstü yere düşmüş. Ciddi anlamda yüzü yere çarpmış.
Ben gördüğümde yerde kanlı peçetelerin arasında uzanmış, arkadaşlarının desteğiyle kafası yukarıda duruyordu. Sağlık görevlileri gelene kadar kız bayıldı. Hastaneye kaldırdılar, burnu kırılmış.
Dümdüz zeminde, hafif topuklu normal ayakkabılarla, tehlikeli hiçbir durum yokken kızın burnu kırıldı... Bazen olacağı varsa merdivenden yuvarlanmaya falan gerek kalmadan dümdüz zeminde bile oluyor.

Akşam eve gittiğimde, kız kardeşimin ücretli öğretmenlik yaptığı yere aynı branştan bir öğretmenin atanma yazısının geldiğini ve kardeşimin işten çıkartılabileceğini öğrendim. Eğer dersler ikisine birden bölüştürülürse kalacak ama diğer öğretmen kabul eder mi? Bir de bulunduğu okulda genelde ders programı ile uğraşmak istemeyip ne varsa onu verdikleri için çok umudu yok.

Bu sabah asansör beklerken arkadaşlara "ne lanetli bir ay oldu bu Ekim" dedim, birisi "Safer ayındayız ondan böyle oluyor. Bela ayı diyorlar ama hurafe aslında" dedi. İnternetten arattım, sefer ayında peygamberimiz hastalandığı için kötü biliniyormuş. Bu ayda bir işe başlamak, evlenmek tavsiye edilmezmiş çünkü devam etmezmiş.
Hurafe deniliyor ama hurafe olması için de destekleyici şeyler yaşanmış demek ki.

Ya ülkenin negatif enerjisi ya da yıldız açıları falan kesin bir şey var diyordum ya hani geçen yazımda, evet bir şey varmış Safer ayındaymışız. Çok dikkat edelim.

Safer ayı bu yıl 10 Ekim 2018'de başladı, 9 Kasım 2018'de bitecek.

Safer ayı duası diye arattığımda şu duayı buldum, okumakta fayda var bence:
Bu zamanın ve diğer zamanların şerrinden Allah’ım sana sığınıyorum. Senin celalin ve cemaline sığınıyorum. Bu yılın belalarından ve o yıl içerisinde hükmettiğin sıkıntılardan Sana sığınıyorum. Ey ikramı bol olan Allah’ım! Bize Safer ayında ikram et. Ey merhametlilerin en merhametlisi, merhametin hürmetine bu ayları bize, ailemize, akrabamıza ve tüm ümmeti Muhammed’e bereket ve aydınlık kıl. Allah’ım! Safer’in gelişini bize rahatlık kıl. Hayır ve zaferle bitmesini nasip eyle.

18 Ekim 2018 Perşembe

Son zamanlar


Yakın zamanda çevremden 4 vefat haberi aldım: Biri arkadaşımın babası(dün), biri yengemin babası(evvelsi gün), biri diğer yengemin amcası(evvelsi gün), ve diğeri iş yerinden birinin eski öğretmeni(dün) olmak üzere.
Bir kaza haberi aldım: İş yerinden bir arkadaş motorsikletini temizlerken elini kaptırmış ve parmakları kopmuş... dikilemiyormuş.
Bunların yanında ufak tefek aksilikler ve yer yer parçalı bulutlu ruh halleri yaşanıyor devamlı.

Dün kız kardeşim dolandırılmış eve ağlayarak gelmiş, ben dişçide dişçinin negatifliğiyle gerildim eve ağlayarak geldim. Dün akşam bizim evde gözyaşı geceleri yaşanıyordu anlayacağınız :)

Dişçi konusunu kısaca özet geçeyim: İki hafta önce kanal tedavisine başladığımı yazmıştım burada, çocukken çatlayan dişim için gitmiştim. İkinci aşama için dün yine gittim ama yine kanama durmadı, benim diş köküm erimiş ne derece eridiğini bilmiyormuş doktor elindeki röntgende görünmüyormuş 3boyutlu röntgen çekip bakmamız lazımmış ameliyat gerekebilirmiş buradaki malzemelerle olmazmış... Felaket senaryoları yazdı da yazdı, ben zaten randevu saatimden 1 saat geç alınmışım beklerken iki katı gerilmişim, bir de bunları duymak iyi gelmedi. Röntgeni henüz çektirmedim bu akşam çektireceğim ne olacak son karar bilmiyorum belli olunca yazarım.
Dolandırıcılık da şöyle: 30 liralık ürün için 50 lira kasko yaptırmışlar kızkardeşime, o da boşluğuna gelmiş kabul etmiş. Sonradan aklına gelmiş ben kasko yaptıracağıma gider yenisini alırdım diye... Neyse ki 7 gün içinde iptal ettirme hakkımız var galiba.

Ülkenin de üzerinde kara bulutlar dolaşıyor zaten... Hani annenin ruh hali çocuğuna da sirayet edermiş ya onun gibi, ülkenin ruh hali vatandaşın da hayatını etkiliyor. İşler ters gidiyor, bir şeyler oluyor...

Ekonomi, zamlar, Kaşıkçı olayı, cirit atan dolandırıcılar... Sonbahar değil de bu olaylar bunalıma sürüklüyor insanı. Yani sonbahar depresyonu diye bir şey yok da olay üstüne olay yaşatıp bize öyle empoze ediliyor sanki.

Ya dış ülkeler Türkiye üzerine fazla kafa patlatıp uğraştıkça o enerjileri bize yayılıp dengesizlikler oluşturuyor ya da gökyüzünde çok fena ters açı tutulma retro falan bir şeyler var bence...

Sizde ya da sizin çevrenizde durumlar nasıl?



16 Ekim 2018 Salı

Avokadonun solan yaprak uçları


Yaprak uçlarında minicik kurumalar vardı, gittikçe büyüdüğünü fark edince az önce makasla kestim.
Galiba artık bu havasız ortamdan çıkarıp eve götürme vakti geldi. Aslında saksısını da değiştirmem gerek belki de büyümesi için, gelişimi durdu çünkü.
Gerçi araştırmalarıma göre filizlenip büyüme kısmı hızlı geçiyor ama sonra yine duruluyormuş. E bu ne zaman ağaç olacak ya?

Şu ortamını bir değiştireyim bakalım yarın.

Kahramanın Yolculuğu


Dün akşamki dersimizde bir önceki ders izlediğimiz filmin sahnesi üzerinde pek duramadık maalesef. Çünkü hiç kimsenin aklına farklı bir şey gelmemişti. (bilmeyenler şu linkteki yazıma bakabilirler, ana karakterimiz karşısındaki kişinin kaşmir dokumadığını başka nasıl anlayabilir onu düşünecektik.)

Hoca sordu düşündünüz mü diye. Eli titrer, bir an önce gitmeye çalışır vs türü şeylerden öteye gidemediğimiz için ve yeni konulara giriş yapmak istediği için konu kapandı. Şimdi aklıma geldi de, elleri nasır tutmuş olabilirdi bak keşke dün aklıma gelseymiş bu. Neyse.

Dünkü derste kahramanın yolculuğu üzerinde durduk. Hocamız iki kısa video izletti.
Biri şu: https://www.youtube.com/watch?v=oxd1VrbipIs
Diğeri de satranç oyununun stop motion ile çekilip seslendirilmiş haliydi, üstteki videodan esinlenerek yapılmış: https://www.youtube.com/watch?v=5hpM0aUSUT0

En başta eklediğim şema var ya, dikkat ederseniz izlediğimiz filmlerde hep bu şemanın kullanılmış olduğunu görebilirsiniz. İzlediğiniz herhangi bir filmi düşünün, özellikle hollywood filmleri. Hemen hepsinde önce kahramanın sıradan bir yaşamı vardır ama arayış içerisindedir, maceraya çağrı alır, önce korkar/çekinir reddeder sonra kabul eder, sınavlar/düşmanlarla karşılaşır, mağaranın en karanlık yerine yaklaşır (en karanlık yeri kahramanın en büyük korkusuyla yüzleşmesi olarak düşünün). Burada büyük değişim başlar. Ödüle ulaşır ve sıradan hayatına dönüş başlar ama kahraman artık eskisi gibi değildir.

Mesela Matrix. Neo'nun sıradan bir hayatı varken bir sabah ekranına beyaz tavşanı takip etmesi yazılır. Akıl hocası Morpheus'tur. İlk eşik de mavi hap ile kırmızı haptan birini seçme sahnesidir... Bu şekilde şemaya göre devam eder.

Bu şemayla biz de ikişerli gruplar olup bir şeyler yazdık. Şema elimizde nasılsa, kolay olur sanıyorduk ama zorlandık biraz. Bazıları kolay yazdı bazıları zorlandı, biz zorlanan kısımdandık. Sıra elimizdeki senaryoyu okumaya geldiğinde alelacele bir son yazıp kapatmaya çalıştık dolayısıyla biraz oldu bittiye geldi biraz da rayından çıktı :)) Ana karakter bir anda başkası oldu, gülme krizlerine girdik. Nasıl olmayacağını öğrenmiş olduk 😁

Bir sonraki derse ödevimiz yok ama iki hafta sonrasına var :)
Herkes bir parça kağıda bir mekan ismi yazdı ve katladı. Sonra hoca onları alıp elinde karıştırıp teker teker bize seçtirdi. Kime neresi çıkarsa oraya gidip etrafı gözlemleyip yazacak. Bana Sultanahmet çıktı :) Sevindim kolay bir yer çıkmasına. Birisine Rasathane çıktı, başka birisine Bisiklet Tamircisi, Galata Kulesi, Lunapark falan  :))

Hadi siz de bu şemaya göre kendi senaryonuzu yazın, gerçi senaryo da denmez de kısa hikaye ya da sinopsis benzeri bir yazı :)

15 Ekim 2018 Pazartesi

Senaryo yazarlığı kursu için bulduğum haberin dramatik hale getirilmiş son hali ve son derste yaptıklarımız


En son beş gün önce yazmışım... Naber? Nasıl gidiyor hayat?

Geçen senaryo yazarlığı kursunda, gazeteden bulduğumuz haberin en fazla bir A4 sayfası kadar olacak halini yazıp götürdük ve derste okuduk. Hoca ve diğer arkadaşlar değerlendirme yaptı. Benimkilerde gelişme bölümü biraz eksik kalıyordu onu doldurdum. Bu haberden anca bu kadar olay çıkarabildim. Siz de okumak isterseniz buraya ekliyorum.

Haberin ne olduğunu merak edenleri önceki yazıma alayım >> burayı tıklayın


Mustafa 3 yaşındayken anne-babasını trafik kazasında kaybetmiş, duygusal, içe kapanık, bekar bir gençtir. Esmer, tıknaz bir yapısı vardır. 15 yaşına kadar babaannesiyle yaşamıştır ama babaannesi vefat edince kalan tek yakın akrabası olan amcasına taşınmıştır. Bir türlü doğru düzgün bir iş tutturamadığı için neredeyse hiç para kazanamamaktadır.
Amcası 7 çocuk babasıdır. Yengesi ise kendisini ev işlerine adamış, çok sessiz ve yüzü her daim hüzünlü bir kadındır. Evde herkes kendi derdinde olduğu için Mustafa ile ilgilenen yoktur.
Mustafa, amcasının yanına taşınmadan bir sene önce, 14 yaşındayken büyük kızı Zehra’yı görüp aşık olur. Bir yıl sonra amcasının yanına taşınınca bunu Zehra’ya söyler. Zehra, Mustafa’yla aynı duyguları hissetmediği için bir daha bu konunun açılmamasını ister. Mustafa kabul eder ama umudunu kaybetmez. Bir gün Zehra’nın da onu seveceğinden emindir. Sadece biraz daha zaman gerektiğini düşünür.
Aradan 3 yıl geçer, artık Mustafa 18 yaşındadır. Bu süre içinde Zehra’ya tekrar o konuyu açmaz ama çok iyi anlaştıkları için kendisine karşı boş olmadığını düşünür. 18. Yaş gününün ertesi akşamı balkonda Zehra’yla oturuyorlardır. Zehra, Mustafa’ya çok önemli bir şey söylemek istediğini söyler. Mustafa yıllardır beklediği anın nihayet geldiğini düşünerek heyecanla ne diyeceğini bekler. Zehra birini sevdiğini, 5 aydır görüştüklerini ve seneye, kendisi 18 yaşına girdiğinde evlenmeyi düşündüklerini söyler. Mustafa beyninden vurulmuşa döner. Bir şey belli etmemeye çalışarak onun adına sevindiğini söyleyip uykusunun geldiğini bahane ederek odasına gider. Sonrasındaki günlerde de hep düşünceli, durgun ve asık suratlıdır. Neyi olduğunu soranlara bir şeyim yok deyip geçiştirir.
Bu çaresizlik ve yalnızlık hisleriyle boğuşurken bir akşam mahalle arkadaşlarıyla buluşur. Beş kişilerdir, ikisi bir süredir uyuşturucu kullanmaya başlamıştır. Mustafa‘nın bitik halini gördükçe ona da kullanması için ısrar etmeye başlarlar. Mustafa her defasında reddetse de bu sefer denemeyi kabul eder. Aşırı baş dönmesi ve mide bulantısıyla eve kendisini zor atar. Biraz beyninin boşalması iyi gelmiştir ama ertesi gün daha şiddetli bir çaresizlik hissine bürünür. O günü evden çıkmadan geçirir, ertesi gün arkadaşının yanına giderek tekrar uyuşturucu ister. Böylece zamanla bağımlı hale gelir.
Zehra’nın özel hayatında her şey normal seyrinde gitmektedir. Aileler tanışır, anlaşır, isteme, söz, nişan olur. Düğüne artık bir ay kalmıştır.
Mustafa hem alkol hem de uyuşturucuya iyice alışmıştır. Düğün günü gelir. Bir süredir işsiz kalan Mustafa, amcası da düğün masrafları yüzünden harçlık veremediği için uyuşturucu alamamaktadır. Düğünde takılan takıları çalmaya karar verir. Takı merasimi bittikten sonra takı çantası gelin odasına saklanır, Mustafa nereye saklandığını gizlice gözleriyle takip etmiştir. Ortamı müsait bulduğu ilk fırsatta içeri girip takı çantasını aldığı gibi odadan çıkar. Kapıda Zehra’nın 10 yaşındaki erkek kardeşi Ahmet’le karşılaşır. Kimseye bir şey söylememesini tehdit edercesine söylese de Ahmet dinlemez. Tam “BABA!” diye seslenirken Mustafa’nın tokadı yüzüne iner. O sırada yengesi görür, amcası gelir “bırak o çantayı paraya ihtiyacın varsa ben sana veririm” der, Mustafa bırakmaz. Zayıf bir anında Mustafa’nın üzerine yürüyüp çantayı elinden almaya çalışırlar. Mustafa köşeye sıkışınca cebinden bıçağını çıkarır ve önüne gelene bilinçsizce sallamaya başlar. Amcası çok yakınında olduğu için ağır yaralanır. Ahmet, yengesi ve kendisi de yaralanmıştır. Dördü ambulansla hastaneye kaldırılır, amcası hastanede vefat eder. Ahmet’in, Mustafa’nın ve yengesinin durumu iyidir.
Mustafa cezaevine gönderilir ve orada uyuşturucu bağımlılığı tedavisi görmeye başlar.


Onun dışında, son dersimizde Vezir adlı hint filminin bir kısmını izledik. İzlerken yorumladık. Karakterimizin Sağlık Bakanı ile tokalaştığı sahnede durdurdu hoca ve bir dahaki derse kadar ödev verdi. O sahnede adam Bakan'ın elini sıkıp, "kaşmir dokumak için fazla sert elleriniz var" gibi bir şey diyordu (sağlık bakanı kaşmir dokuduğunu söylemişti). Hocanın verdiği ödev, başka nasıl anlayabilirdi sağlık bakanındaki herhangi ele verici bir ipucunu idi. Şahsen aklıma pek bir şey gelmiyor. Belki elinin terlemesi yalan söylediğini gösterebilir ya da kaçmaya çalışır panik yapar ya da saçma cevap verişinden anlar ters bir şeyler olduğunu... Bakalım bu akşamki derste neler çıkacak ortaya.

10 Ekim 2018 Çarşamba

Erikli Yaylası ve Şelalesi - İlk Trekking Deneyimim


Geçtiğimiz Cumartesi günü birkaç arkadaşla haftalar öncesinden bukla.com'dan aldığımız günübirlik Erikli Yaylası ve Şelalesi yürüyüşüne katıldık. Böylece hayatımda ilk defa trekking yapmış oldum.

Cumartesi sabahı saat 6:50'de otobüs durağındaydım.


7:40da Kadıköy Evlendirme Dairesinin oradan servise bindik ve kalktık. Eskihisar'dan Yalova'ya arabalı feribotla geçtik.


Çınarcık merkezde durup marketten yanımıza almak istediğimiz şeylerin alışverişini yaptık. Tekrar servise binip Teşvikiye'de Erol Abi'nin Yeri'ne geldik. Tur rehberimiz, turun en güzel yanının bu kahvaltı olabileceğini söylemiş, yolda öve öve bitirememişti. Vardığımıza "ayy burası mıymış" diye önce burun kıvırıp sonra kahvaltının muhteşemliğiyle önyargımızdan utandık. Her şey çok lezzetli,taze ve sıcaktı. Ekmeği bile yeni pişirip getirdiler.
Erol abi, evinin alt katına masalar koymuş, arka bahçede kendi yetiştirdiği mahsüllerden de koyuyor masalara.


Biberler çıtır çıtırdı :)
Bir de soba vardı tam ortada, ortam bu şekildeydi.




Kahvaltıda yok yoktu. Kahvaltıdan sonra isteyenler 5 tlye kahve isteyebiliyorlardı, biz de istedik.


Arka bahçe de bu şekilde.
Taş fırın, kiviler, mısırlar, biberler, domatesler... 





Kahvaltıdan sonra servise binip yürüyüşe başlayacağımız yere geldik. Rehberimiz her birimize birer çikolatalı gofret dağıttı.

İlk olarak şöyle bir sallanan köprüden geçtik.


Çeşit çeşit mantarlar vardı...



Biraz yürüdükten sonra küçük bir şelaleye vardık. Bir iki fotoğraf çekildik. 


Az daha yukarı yürüyünce asıl büyük şelaleye geldik.



Biraz da burada durup fotoğraf, video çektikten sonra yola devam ettik. Gittikçe zorlaşıyordu. Bazı yerler su yoluydu, sadece bir ayağımızın eni kadar basılacak yeri olan V şeklindeki yolda yürümeye çalıştık. Bataklık gibi çamurlu yerlerden kirlenmeden geçmeye çalıştık. Bir yerde tam çamurlu yere yaklaşmışken bizim haberimiz olmadığı için acıktık diye çantamızdan çikolatalı sütlerimizi çıkarmıştık, o çamurlu yerden bir elimizde çikolatalı süt ve diğer elimizle rehberden destek alarak geçmemiz çok komikti :))

Bir ara baya dağ sırtında yürüyor gibiydik, eğimli yerlerden gidiyorduk. O sırada bu ağaç gövdesi dikkatimi çekti. İçinde bal petekleri var ama arı yoktu.


Bu arada hiç böcek olmamasına çok şaşırdım. Yol boyunca çoğu yollar böğürtlen sarmaşıklarıyla dolu olmasına ve dikenlere takıla takıla ilerlememize rağmen ne bir örümcek ağı ne de bir böcek türü görebildim. Herhalde sürekli aynı yoldan turlar geçtiği için o yolu insanlara bırakıp gitmişler.

Nihayet düzlüğe çıktık, yaylaya doğru yürüyoruz...


5 kilometre sonra nihayet dinleniyoruz. Ayakkabılarımız ve paçalarımız çamurlanmış halde.
Burası çok güzel dağ kekiği kokuyordu :)



Kampçılar vardı...


Ağaç ev de vardı ama çekemedim çünkü birkaç fotoğraf çektim diye yine en sona kalmıştım onlara yetişmem gerekiyordu.
Aşağıdaki çadırın yeri ne güzel, kamp sevmiyorum ama böyle yüksekte olursa sevebilrim :)) Biraz daha arka tarafında da ağaç ev vardı.


Ve iyice düzlüğe çıktık. Yürüyerek Erol abinin yerine ulaşacağız. "O" çizmiş olduk bir nevi. Oradan başlayıp yine oraya döndük. Ama başlarken arabayla başlamıştık bir yere kadar, dönerken arabasızız.



Erol Abi'nin Yeri'ne geldik. Yemeğimiz; sucuk barbekü, közlenmiş patlıcan, közlenmiş kırmızı biber, salatalık, domates ve turşuyu ayrı ayrı tabaklara koymuşlardı, sandviç ekmeklerini de koymuşlardı. Herkes bir sandviç ekmeği alıp önce yeni pişmiş sucuklardan koydurup, içerisine istediği kadar malzeme doldurup içeceğini (fanta ve kola vardı) alıp masasına geçti. İsteyenlere çay da verildi, yemekten önce de sonra da. 


Biz bol sucuklu sandviçlerimizi yerken masaya tepsilerle kaşarlı mantarlar geldi, çok sıcaktı.


Sonra herkese birer muz dağıtıldı, bunlar erimiş sıcak helvaya batırıp yiyeceksiniz denildi.
Yani şöyle:
:))
Muzu batırmak zor geldi ben çaykaşığı ile üstüne koydum. Muz bitti ama helvayı kaşıklamaya devam ettik, çok lezzetliydi.

Yorucu ama güzel bir turdu. Katıldığımız turun zorluk derecesi 2'ydi. Yani ne kolay ne de zor.
İlk defa trekkinge katılmış olmanın yarattığı şokla pek etrafıma bakamadım, sadece ilerlemeye odaklandım. Yetişeyim, düşmeyeyim diye diye etrafımda ne vardı nerelerden geçtik doğru düzgün göremedim.
Gün boyu oturuyorum, hareketsizim. Onların yürüyüşü benim koşu hızıma denk geliyordu neredeyse :)) Arkadaşlarımda da durum farksızdı. Hatta bir arkadaşımın "etrafa bakmayın, bakarsanız ölürsünüz" lafına çok güldüm :)) Düşmeden gitmeye çalışmanın yanına yavaşlamadan gitmeye çalışmak da eklenince otomatiğe bağlanmış şekilde ilerledik. Neyse ki düşen, yuvarlanan olmadan bitirdik.

Güzel bir deneyim oldu, tavsiye ederim.

9 Ekim 2018 Salı

Biraz canınızı çektireceğim


Pazar günü evde kardeşler olarak tek kalınca pizza sipariş ettik Yemek sepeti - Little Seazers'dan. Hemen geldi ve sıcacıktı. Ara ara yapıyoruz böyle güzel oluyor. Bayadır yapmamıştık bu kaçamağı.


Ertesi gün, yani dün oluyor, servis arkadaşım kahvaltıyı Sarıyer Börekçisi'nde yapalım deyince yiyebilir miyim diye düşünmeden koca bir porsiyon sipariş ettim. Zor bitirdim ama çok lezzetliydi.
Ve dün akşam bir kaşıntı başladı, midem yanıyor aynı zamanda.
"Ben hiç zararlı beslenemeyecek miyim yaa" diye bir üzüntüye kapıldım. Üzüldüğüm şeye bak. Hemen bir iki tane de sivilce çıktı zaten ona da uyuz oldum. Neden bu kadar çabuk tepki veriyorsun canım bedenim. Kendi içinde halledip yok etsene zararlı şeyleri.
Akıllanmadım ve bu sabah da poğaçayla kahvaltı yaptım. Neden böyle yaptığım hakkında hiçbir fikrim yok.

3 Ekim 2018 Çarşamba

Diş kökü kanal tedavisi-1


Fotoğrafın yazıyla alakası yok, fotoğrafçılık kursundayken çektiğim bir Balat fotoğrafı. :)

İlk defa kanala başladım. Gün boyu akşamı bekledim korkarak. İşten sonra direk dişçiye gittim. Bazı dişçilerin zibilyon defa odaya girip çıkmaları ve benim kurbanlık koyun gibi o dişçi koltuğunda beklemem iyice gerginlik yapıyor. Bekledikçe gerildim. Tam geldi başlıyoruz diyorum hop geri çıkıyor doktor. Son defa geldi, bilgisayardan yabancı slow bir müzik açtı gitti. Tam telefonu çıkarıp instagrama dalacaktım ki geldi ve hadi başlıyoruz dedi. Yarım saat sürecek dedi. İçimden bir haydaaa nidası yükseldi dışımdan neey o kadar uzun mu sürecek yaa demekle yetindim. Bana 10-15 dakika demişti. Yarım saat boyunca ağzım açık mı kalacak yani. Dişçiye gitmenin en zor kısımlarından biri bu. Ama neyse ki korktuğum kadar zorlanmadım, koltuğu baya rahat hale getirdi ve ön diş olduğu için ağzımı çok açmam gerekmedi.

Başladı bir şeyler yapmaya, ben gözlerimi kapattım sürekli. Oraya hangi aletleri götürdüğünü yüz ifadesini falan görmek istemedim. Ama doktoru göreceksiniz nasıl keyifli nasıl zevkle yapıyor işini. Müzik de hala açık bu arada. Arada bir mırıldanıyor ritim tutuyor falan. Neredeyse kalkıp iki vals yapıp geri oturacak.

Herşey iyiydi güzeldi ağrım sızım olmadı ama ilaç koyma kısmında biraz işler ters gitti. Doktor tezgaha dönüp bir şeyler alırken cık cık cık diyor bana dönüp dişe bir şeyler yapıyor cık cık cık diyor mırmırmır maskenin arkasından bir şeyler mırıldanıyor. Acaba şarkıya ritim mi tutuyor şarkıyı mı mırıldanıyor dedim önce ama sonra “neden böyle oldu ya cık cık cık” dediğini anladım. Hafif bir panik oldum Allah Allah ne ters gitti acaba bir damar mı kesti yanlış ilaç mı koydu çok büyük bir hata mı yaptı sorun ne diye gerim gerim gerildim. Konuşamıyorum, soramıyorum. Asistana ilacı hazırlamasını söylerken çok sakin ama kendi kendine mırıldanırken gergin. Neyse ilaç istediği kıvama gelince diş köküne koydu ve kapattı. Önlüğü çıkarttı asistan, su çalkalayabilirsin dediler. Bitti mi yani dedim evet bitti dedi doktor. Ben suratına bakıyorum ters giden şey neydi dercesine. Sormama gerek kalmadan kendisi söyledi, normalde kanamanın durması gerekiyordu ama durmadı, kan sulandırıcı bir şey mi kullanıyorsun dedi hayır dedim. Bir ay önce zoretanin tedavim bitti ondan olabilir mi dedim yok ondan değildir dedi. Ama bence ondan olabilir sanki, çünkü yaraları da geç iyileştiriyordu o ilaç.

48 saat içinde şişme olabilir, çok şişebilir, şişerse Cuma günü buradayım gel dedi. Yine bir gerginlik sebebi. Şişerse rapor almam gerekir dedim, gelirsin buradan rapor yazarlar dedi. Keşke peşin peşin yazsalardı aslında o amaçla sormuştum ama neyse :)

İki hafta sonra tekrar gideceğim. Dişimin arka tarafı delindi ve köke inildi, ön taraftan biraz daha koyu görünüyor şimdi :( Nokta gibi bir şey var bir de önden bakınca.

Kaç saat sonra bir şey yiyebilirim, dişimi fırçalayabilir miyim, ön dişimle bir şey ısırabilir miyim hiç birini sormak aklıma gelmedi “kan neden durmadı, ya iç kanama olursa” korkusundan :)

Bir de ortodonti tedavim var gece aparey takıyorum onu takabilir miyim diye de sormadım.

Mantıklı düşünüp kendi sorularıma kendim cevap vereceğim artık . 😁🙄

Kesinlikle ön dişlerimle bir şey ısırmayacağım, apareyi de birkaç gün takmayacağım.

İnşallah korkum boşadır da şişlik olmaz. Muhtemelen yarın saat başı aynaya bakıp yüzümde şişlik  başlangıcı var mı diye kontrol ederim...

Ve ilk kanal deneyimimin ilk yazısı bitti. Baya yazmışım, okuduysanız teşekkür ederim :))

Eski blogger'lar yeni Youtuber'lar


Görkem Karman'ın blogunu geziyordum bugün.
Bir gün kendisinin blog sitesini öylesine ziyaret ettiğimde benimle aynı şablonu kullanması dikkatimi çekmişti :)) Bugün de eski yazılarına bakmak istedim ve yorumlardan birinde Meryem Can'a rastladım.



Yok yaa değildir herhalde fanı falandır dedim, yorum bıraktığı yazı 2013 yılına ait.
Blog sitesine girdim (meeryemcan.blogspot.com) sadece bir yazısı var, tarihi 20 Mayıs 2014.




Instagram sayfasını kontrol edeyim aynı isim mi gerçekten dedim baktım evet gerçekten de o. G+ profiline baktım, ilk videosunu nasıl heyecanla paylaşmış:)



Bloggerdan yetişip popülerleşenler ayrı ilgimi çekiyor. Mesela Chiara Ferragni de öyle. The Blonde Salad ile başlamış.
Serrose, Görkem Karman ve bilmediğimiz kimler kimler var acaba? :)