Sayfalar

11 Temmuz 2025 Cuma

Aile kurmak ya da yalnız hayat


Bu fotoğrafa uzun uzun baktım ve düşündüm, böyle bir tablo istiyor muyum? Hayalim bu mu? Değil gibi… Bir çocuğum olsun istiyor muyum diye gözümü kapatıp kendime sordum. İstesem ne için isterdim, mesela bir çocuk yapıp onu kendim mahrum olduğum sevgiden mahrum etmeyerek büyütüp başarılı, ahlaklı, çalışkan bir insan haline getirsem, sonra? Bir kere bu Türkiye’de doğmuş, Türk bir çocuk olacak yani ülkenin yıllar boyu değişmeyen sıkıntılarını o da yaşayacak. Sağ-sol, zengin-fakir, seküler-dindar… Hadi ülkeyi geçtim, dünyanın da derdi bitmiyor. Kendimi bildim bileli var olan Filistin savaşı ve bunun bize kadar yayılacağı söylentisi… Dış etkenleri geçersek, peki ben bir çocuk bir insan dünyaya getirmekten dolayı tatmin olmuş hissedecek miyim? O da hayır sanki ya. İçimde büyüttüğüm, benim bir parçam olan şey benden çıkacak ve ayrı bir insan olacak. Koruyamazsam, yetemezsem, anlayamazsam korkularım olacak. Ben doğurmuş olsam bile bir çok fikri benimle farklı olacak. Beni çoğu zaman eski model görecek ona ayak uyduramayacağım. Hayatına ve özgürlüğüne saygı duymam gerekecek ama aklım hep onda olacak vs… Bir de bir baba eli var orda tabi onu da es geçmemek lazım. Bu fotoğrafın çekildiği an belki de çok az sayılı olan mutlu anlardan biriydi. Belki o babayı o fotoğrafa katılması için ikna etmek gerekti. Erkekler kadınlar kadar romantize edemiyor hayatı. O yüzden kadın erkek çok farklı bunu kabul etmek gerek. Erkek daha gerçekçi, kadın daha toz pembe… Yani illa ki birbirlerine yetemiyorlar bir yerde. Bunu kabul ederek devam ediliyor ilişkiye. Onu öyle kabul ettim diyerek, kendi hayatına ağırlık vermeyi seçerek. 

Şu an 39 yaşında ve bekarım. Hiç evlenmedim, çocuk yapmadım. Yalan yok 30a yaklaşırken ve 30ların başında kendimi geç kalmış, başaramamış hissettim ama artık öyle hissetmiyorum. Tabi bunda artık çevremde yaşıtlarımın, arkadaşlarımın düğün nişan vs durumları olmamasının da çok etkisi var. İnsan tüm arkadaşlarını tek tek evlendirince, birer birer anne olduklarını görünce ve bir de dışarıya o evliliğin ilk zamanlarını o çocuğun ilk zamanlarını falan olduğundan daha harika gösterme telaşları da olunca ister istemez ben neden yapamıyorum diyor insan ve kendine çok yükleniyor. Çok flörtüm, sevgilim oldu ama genelde kısa süreliydiler. Çünkü bir yerden sonra karşı tarafa uyum gerekiyor, fedakarlık, anlayış, sabır ve kararlılık gerekiyor. Sırf çok mutlu, keyifli ve huzurlu hissettirdiği için başladığın bir ilişki bir süre sonra ciddiye alman gereken bir şeye dönüşünce ağır geliyor. Ya doğru insana rastlamamış olduğunu görüyorsun ya da sen henüz doğru insan olmadığını fark ediyorsun. 

Ben çok da evlilik insanı olduğumu düşünmüyorum. Ama ne hikmetse hayatıma bir ilişki girince sanki dünyaya ömrümü biriyle paylaşıp aile kurmak için gelmişim gibi hissediyorum. Birkaç ay sonra o toz pembe bulutlar dağılınca o his de geçiyor tabi. 

Hayattan ne istediğimi bulamadım mı hala acaba? Kimler buldu ki? Belki de bulamadığımız için toplumun bizden istediğini biz istiyormuş gibi kabul edip bunu devam ettiriyoruz. Yani okulu bitir, iş bul, evlen, çocuk yap… biz bir yol çizemeyince ya da çizmeye üşenince var olan yolda gitmeyi seçiyor olabiliriz. Ama elbette bu kadar kolay değil, önüne gelenle de evlenemiyor insan evlenebilecek olsa bile karşı taraf istemeyebiliyor vs.

Şu an evli ve çocuklu olsam muhtemelen bekar olsaydım keşke derdim. Bi kere ben yemek yapmayı sevmiyorum, evimi o kadar da düzenli temizlemiyorum. Ama evlenince bunlar otomatikman kadının görevi oluyor. Sanki erkekler farklı kadınlar farklı yaşıyor gibi hayatı ama öyle değil. Nasıl ki bir erkek yalnız yaşadığında evi dağınık bırakıp dışarıdan yemek siparişi ediyorsa kadın da öyle. Kadın da arkadaşlarıyla gezip eğlenip para kazanıp hayatın tadını çıkarmak istiyor. 

Hayatım boyunca hiç evlenmemiş olmak güzel bir seçenek gibi geliyor ama korkutuyor da. Ama bu korku benim korkum mu toplumun bana öğrettiği bir korku mu bilemiyorum. Belki dışlanma korkusu, belki gerçekten yalnız kalırım korkusu… ama evlendiğinde de yalnız kalmayacağının garantisi yok ki. 

Sonuç olarak herkesin kendi tekil hayatı önemli ve biricik. Ne olursa olsun önce yalnız başına bireysel olarak kendinin ailesi olabilmen gerekiyor ve kendine iyi bir çevre edinmen lazım çünkü insan sosyal bir varlık. Bir iki arkadaş da olsa etrafında birileri olsun. Ya da en azından katıldığın sosyal ortamlar olsun. Kurs olur düzenli buluşmalar olur… 

Ama olur da kafama, gönlüme, hayata bakış açıma uyan bir partner bulursam kendime şamda kayısı olur. Birbirimizi geliştirmek ve birbirimize destek olmakla birlikte hayatı daha keyifli hale getirerek yaşasak ömrümüzün geri kalanını. Çocuk çocuk gelenek görenek vs hepsini bırakıp kendi doğrularımıza göre özgür ve rahat yaşasak ne güzel olur. 


17 Nisan 2025 Perşembe

Yaşamak dediğin

Hayat aslında yaşanabilir bir yer değil. Hayatı yaşanabilir hale biz getiriyoruz. Dünyaya gönderildiğimizden beri burayı yaşama uygun hale getirmek için uğraşıyoruz. Bizi mutlu edecek şeyler bulmaya çalışıyoruz ki yaşamaya devam edebilelim. Madem nefes alıyoruz bunu kaybetmek istemiyoruz. Canımız tatlı. 

O yüzden kendimizi bırakırsak depresyona giriyoruz, mutsuz oluyoruz. Mutlu olmak için hep çabalamak gerekiyor çünkü. Bir şeylerle uğraşmak, üretmek, kendimize yatırım yapmak gerekiyor. 

Düşünün ilk insan halimizi, etrafta bir sürü tehlike var, yırtıcı hayvanlar, zehirli böcekler… bitkileri tanımıyoruz zehirli mi değil mi bilmiyoruz. Bir anda yağmur bastırıyor ne yapacağımızı bilmiyoruz vs… bunlara maruz kala kala kendimizi nasıl koruyacağınızı öğreniyoruz. Kendimizi koruyabildikçe kendimize güvenimiz artıyor, güçlü, mutlu ve umutlu hissediyoruz. Başardıkça daha fazla şey yapmak ve hayatı kolaylaştırmak istiyoruz. Yapabildikçe mutlu oluyoruz. Yapamayınca üzgün… ama kendimizi toparlayıp tekrar denersek eğer vazgeçmezsek canlı kalmaya, mutlu olmaya devam edebiliyoruz. Bunu yapamazsak karanlıkta çürüyen bir çiçeğe dönüyoruz. 

Hayat güzel bir yer değil. Acımasız, umursamaz, zorlayıcı… yorulmuş olman umrunda değil, acı çekiyor olman, isyan etmen, kendine zarar vermekle tehdit etmen hayatın umrunda değil. O sadece izliyor seni hatta bazen izlemiyor bile. Sen hayatta tek başınasın. Tek, savunmasız, bilgisiz geldin ve kendini geliştirmek zorunda kaldın her zaman. Bazen etrafında yaşananlardan bazen de kendi hayatından dersler alman gerekti. 

Hayat hiçbir zaman sana ödül ya da ceza vermiyor. Hayatı sen seçiyorsun. Davranışların sana onları getiriyor. 

Hem bu kadar basit hem de bu kadar zor işte hayat…

28 Ocak 2025 Salı

Güven

Allah sevdiği kuluna dert verir derler ya? Az önce kahveyi çok sıcak içince dilim yandı ve tüm odağım dilim oldu. Böyle dünyevi dertlerden sıyrılıp tek bir şeye odaklanıp zihni dinlendirmek için mi dertler iyidir deniyor acaba? Tüm dertlerimiz böyle dilimizi yakmak gibi ufak tefek olsun…

Dün arkadaşımla buluştuk, konuştuk bol bol. Ilişkilerden konuştuk daha çok. O da bekar ve 40ın üstünde. 35ime kadar çok fazla görüştüğüm oldu dedi. Dikkat ettim de bekar olur yaşı 40 civarı ya da genel olarak 35+ olanlarda hep 20ler, 30 başları çok aktif geçmiş oluyor. Neden bittiler dedim, güven problemim var dedi hep bişey olacak diye korkuyorum güvenemiyorum dedi.

Bu yüzden bi yaşa kadar evlenmemiş kişilere sorunlu gözüyle bakılıyor işte. Ben de şu an bu kategorideyim. 40a yaklaşıyorum. Benim de o kadar çok seçeneğim oldu ki, bir sürü ilişkim oldu ama ciddiyete gidemedim bir türlü. Ve benim de sorunum güven idi. Ya yanılıyorsam, ya pişman olursam, ya üzülürsem, ya çok kötü biriyse ama rol yapıyorsa vs… Hayatta risk almadan bir yere gelinmiyor. Sevmek için de risk almak gerekiyor. Kalbini açman, sevmeye cesaret edebilmen gerekiyor… üzülürsen üzüleceksin kaçış yok, sadece süreci uzatıyoruz aslında. Anne-babamızı seviyoruz ama çok güvenilir harika insanlar mı? Hayır. Mükemmel yok zaten. Demek ki sevmek için harika insanı bulmaya da gerek yok. Makul olsun yeter.

“Amaan ben zengin olmaya bakayım, para her şeyi çözer her kapıyı açar nasılsa. Yaşlanınca da kendime bakıcı tutarım hem yalnız kalmam hem de bana bakar, ya da huzur evine giderim” falan diye düşündüğüm oldu ama işin ciddiyeti ile düşününce öyle kolay değil aslında. O günler uzak görünse de bi bakıcam 70 olmuşum, şu an 38 olduğuma inanamadığım gibi. Ben 10-20 yıl önce bu yaşımda bu şekilde olacağıma asla ihtimal vermezdim mesela.

Gerçekten zengin olacağının bir garantisi olmaması bir yana, diyelim ki geldim 79 yaşına bir sürü para, bir çok varlığım var ama bakıcılık için bile olsa o düzgün insanı nerden bulacağım? Ne malum rol kesip ölümemi beklemeyecekleri? İnsanlara o yaşta da güvenemezsin ki, hatta yaş aldıkça güvenmek belki daha bile zor olacak. 

Evlilik bu yüzden de ihtiyaç sanırım, en azından her akşam bir araya geldiğin biri var. İkiniz de birbirinize güvenmeyi, birlikte kalabilmeyi seçmişsiniz aslında eşit sayılırsınız. İki tarafın da benzer kaygıları var. Orası ikinizin de evi yani kaçış yok. Her gün iletişimde olduğun, yakın olduğun biri var, geleceği birlikte düşündüğünüz, dertleştiğiniz. Bu hayatı o kadar kolaylaştırır ki. Ama işte bunu yaşabileceğin insana denk gelmek şans, o şansı kendinde göremeyince de kimseye güvenemiyor insan… çünkü en başta belki de kendine güvenmiyor, kendini koruyabileceğine…


23 Ocak 2025 Perşembe

Özgüven

Özgüveni bence en önemli arttıran birincil şeyler şöyle:

1- Yemek yapabilmek. 

Kendini besleyebilir misin? Olur da dışarıdan alacak durumum ya da ortamın yoksa, çok ıssız bir yerde mesela, elindeki malzemelerle ortaya bir şeyler çıkarıp yiyebilir misin? Yemek yapmak için olmazsa olmaz ana malzemeleri biliyor musun? Elinin altında her zaman olması gereken yağ, soğan, salça, un gibi mesela. 

2- Araba kullanabilmek. 

Kendini bir yerlere götürebilir misin? Toplu taşımaların gitmediği, olmadığı yerlere gidebilmek için araba kullanıyor olmak büyük rahatlık. Araban olması ve her yere onunla gitmek çok güven veriyor. Bunu arkadaşım anlatınca fark ettim ben de. Kendim kullanmıyorum. Geçenlerde bir yere giderken vapura bindiğini ve bir türlü rahat edemediğini söyledi. Şaşkınlıkla nedenini sorduğumda, ya dönemezsem son seferi kaçırırsam vs diye düşündüğünü söyledi. Bir de sanırım o kadar insanlar iç içe olmak, sürekli özel araç kullananlar için tedirgin edici de olabiliyor. Bu açıdan bakarsak şehir içinde, merkezde ara ara toplu taşıma kullanmak sürekli araba sürmemek sosyolojik açıdan daha iyi olabilir. Ama gece vakti acil bir durum oluştuğunda, rotasız ya da toplu taşımanın olmadığı yerlere yolculuk yaptığında büyük rahatlık. 

3- Kişisel bakım, kendine iyi bakabiliyor musun?

Saçına, tırnağına, cildine, kaslarına… Kendinden, vücudundan haberdar mısın ve bedenindeki ihtiyaçları görüp karşılayabiliyor musun? Kendini tanıyor musun?

4- İç sesini duyabiliyor musun? 

Gün içinde kendinle konuşup duygusal ihtiyaçlarını da gözetebiliyor musun?


Bence tüm bunlar yapılabildiğinde kendinden emin bir şekilde mutlu bir hayat sürmek mümkün. Ama tabi ki insan sosyal bir varlık olduğu için insanlardan ilgi, sevgi, muhabbet de alacağız ve onlara da vereceğiz. 

Hayat bu kadar işte. 

20 Ocak 2025 Pazartesi

Bu kadar erken uyandırılmak insanlık suçu gibi bişey

Burun kontrolüm için sabahın 6 çeyreğine alarm kurdum. Beş dk önce kendiliğinden uyansam da geri yattım, bi sağa bi sola dönerken alarm da çaldı zaten. Acaba bugün gitmesem mi diye kendimle savaş verirken alarm çalınca işe gittiğim günlere döndüm bir anda, ve anında uykum dağıldı, hızla yataktan çıkıverdim. Povlov’un köpeği gibi, ne kadar da koşullanmışım. Aslında hepimiz Povlov’un köpeği gibi değil miyiz. 

Hava karanlık ve hafif serinken kısık gözlerle zor bela hazırlandım çıktım. Sokak ışıkları yanıyor ve tek tük insanlar yürüyordu. Durağa doğru giderken sabah ezanı okundu. Durağa gidince akbilimi diğer montumun cebinde unuttuğumu fark ettim. Minibüslerin geçtiği caddeye yürümeye başladım. Normalde mezarlık içinden daha kestirme bir şekilde gittiğim bir cadde. Mezarlığın yanından geçerken şöyle bir göz ucuyla açık kapısından içeri baktım. Ürperip hemen önüme döndüm ve ilerideki sokaktan inmek için devam ettim. En azından sokak ışıkları vardı sokak yolunda. Hava hala karanlık ve araçlar farları açık bir şekilde geldikleri için gelen minibüsün nereye gittiğini görene kadar yanımdan geçiyorlardı. Neyse ki birine binebildim. En son 20₺ idi, zam gelince 26₺ olmuş. Şoförün uyarmasıyla üstünü tamamladım. 

Bu saat trafiğin ve kalabalığın henüz başlamadığı bir saat olduğundan en azından daha sakindi. Sabahın 7si. Minibüs tıklım tıkış değil, yollar boş. En azından bu yanı güzel. 8 gibi başlıyor asıl trafik.

Hastaneye gittiğimde 7 buçuk olmamıştı daha saat. Doktor kapısında önümde 5-6 kişi bekliyordu. Bu doktor her sabah daha 7 olmadan geliyor ve güleryüzle herkesle tek tek nasıl ilgilenebiliyor diye düşündüm. “Ne çok insan var işi gereği sabahın köründe uyanıp hizmet etmeye başlayan. Aslında günlük 8 saat mesai fazla bence, 5 saat kimin neyine yetmiyor ki? Sabah 10 öğlen 15 olsa ne olurdu ki çalışma saatleri. Çoğu iş yeri, çoğu çalışan mesai bitsin diye işleri bittiği halde vakit öldürüyor işyerlerinde. O süreçte kendi hayatına dair bir çok işi halledebilecekken masasında oturup saatlerin geçmesini beklemek zorunda kalıyor” diye düşündüm.

Özellikle de eski çalıştığım yerdeki memurlar geldi aklıma. İnsanlarla işi olmayan çalışanlar… ben birebir insanlarla görüşen bir masadaydım, ve günün her saati birileri gelebilir diye hep mesaideydim ama diğerleri işlerini erkenden halledip gün boyu keyif yapıyor ya da sıkıntıdan patlıyorlardı.

Bunca insan, bunca iş yeri en az 8-5 çalışanlarla dünyayı mı kurtarıyor? Bu kadar zaman karşılığında ne alınıyor ki? Düşünsene her sabah 8de kalkıp kendin için bir şeyler yapsan, gün boyu mesaideymiş gibi kendi hayatın için çalışsan kim bilir neler olurdu hayatında. Ama böyle kimse seni zorla işyerine çağırmadıkça ne sabah 8de çalışmaya başlıyorsun ne de hayatın için bişeyler yapmaya. 

Aylardır evdeyim, çok şükür iyi durumdayım şu an. İşyerine harcadığım zaman ve emeği kendi hayatıma yönlendiririm ve uçar giderim sanıyordum ama gün boyu pinekleyip hiçbir şey yapmak istememe şeklinde devam etti, ediyor. Sanki ciddi bir şeylere kalkışsam bir daha yine kendimi kurtaramayacağım gibi bir korku var içimde sanırım. 

Doktor kontrolünden sonra, eski işyerime yakın olduğu için arkadaşlara haber verip zamanında mesai öncesi hep gittiğimiz kahveciye gittim. Buluştuk konuştuk. Ben hala uyanamamış olduğum için konuşurken bazen cümle kurmakta zorlandığım oldu. Sonra onlar mesai başlıyor diye gittiler, ben tek başıma oturmaya devam ettim. Şu an saat 08:58, gün aydınlandı, güneş kendini göstermeye başladı. Kahvemi bitirdim ama hala biraz oturasım var, hemen kalkmayacağım. Ortalık hareketlenmeye başladı, herkes bir yerlere doğru gidiyor. İşe, okula… Kimileri cafelerde kahve, çay, kahvaltı, sigara… bi şekilde kendilerini ne uyandıracaksa onunla uyanmaya çalışıyorlar.

Arkadaşım öğlene kadar kal öğlen de birlikte geçirelim dedi ama o kadar kalacağımı sanmıyorum. Bu kadar yetti bugünlük.

Şu an cafede oturuyorum hala ve arka masamda bir kadın oturdu, sürekli telefon görüşmeleri yaparak iş ile alakalı konuşuyor. Herkes fiziken bir ofis ortamına gidip çalışmıyor, bazıları da böyle cafe kenarlarında laptop ve telefonla mesaide. Böyle bir iş daha vahim geliyor aslında bana. Bir ofis ortamının olması en azından o ofisten çıktığında özgür hissettirir ama bir mekan yoksa her yerde çalışabiliyorsan o zaman her yer ofis gibidir o mesai kafasından çıkmak daha zor olur bence. Anca çok sevdiğin, iş gibi görmediğin bir iş olacak öyle olursa başka. Kendi işin olacak, istediğin zaman çalışacaksın, o belki daha keyifli olabilir.

Sabah minibüste gelirken hayatı sorgulayarak geldim. Doktordan çıkıp arkadaşlarla buluşmaya giderken hala hava karanlık ve serindi. 

Normal şartlarda bir hayat sürebilmek için çalışmak şart. Para kazanmak şart. Tüm insanlık bir şekilde bir alanda çalışmaya zorlanıyor yani. Ve günün en büyük ve en verimli kısmı çalışma hayatına ayrılıyor. Sabahın karanlığından akşam karanlığına kadar… acaba birileri insanlar çok fazla düşünemesin diye mi böyle bir şeyi insanlığa kabul ettirdi? Yavaş yavaş empoze edildi ve artık bu düzenden çıkılamıyor mu? Başka bir şey düşünecek zamanları olamayacak kadar insanların enerjilerini tüketmek mi istiyorlar işyerlerinde? 

Doktor sırasını beklerken, “mesela evliler eşinin kusurlarını da görmez belki böylece, çünkü eşine o kadar dikkat edecek enerjisi de kalmaz. Ya da çocuğuyla detaylı bir şekilde de ilgilenemez.” Belki eşe o kadar dikkat edemeyecek kadar yoğun olmak evliliği sürdürmekte kolaylık sağlar ama birlikte zaman geçirmek bu kadar azken anlamsız bir kopukluk da olabilir. Çocukla çok fazla ilgilenememek onunla kurulan bağın güçlenmesini engelleyebilir. 

Ama bir yandan da boş kalınca en ufak şeyleri bile düşünüp kafaya takacak noktaya gelmektense bir yerlerde iş güçle uğraşmaktan buna vakit kalmaması daha mı iyi? Peki bunun için birilerinin bizi emri altında çalıştırması mı gerekiyor illa ki?

İşten ayrıldığım süre boyunca bazen boşlukta hissedip bazen de çok fazla düşündüğümü fark ettim. O mesai yoğunluğunu sanki bu şekilde hayatımda devam ettiriyor gibiydim. Etrafımdaki insanlara sardım, içime kapandım, bazen gezdim tozdum keyif yaptım bazen dibe battım. 10 yıllık kesintisiz iş hayatından sonra birden bu rahatlama afallatmadı beni diyemem. Bir yandan hayatıma bir şeyler katmaya çekiniyorum yine bir şekilde zincire vurulmuş gibi hissedersem diye. Bir yandan da boş boş geçerse günlerim her şeyi kafaya takarım meşgul olmam da lazım diyorum. Belki de çok acele ediyorum, akışta kalmam gerek.

Saat 09:19 oldu. Artık kalkayım. Yıllarımı verdiğim işyerimin yanından geçip biraz kafama göre dolanacağım.


7 Ocak 2025 Salı

Ruh sağlığı

1 yılı aşkın bir süredir terapiye gidiyorum. Son seanslarda daha güçlü düşüncelerim hatta inanca dönüşmüş köklü olanlar üzerine çalışma kararı aldık. En fazla ne olabilir ki gidiyorum konuşuyorum mantıklı şeyler söylüyor onları sindiriyorum diye düşünüyordum ama meğer gerçekten de ruhu ameliyat etmek gibi bir şeymiş bu. Bi soru soruyor bir şey anlattırıyor ordan devam edip başka şeyler anlatırken buluyorsun kendini… bu akşamki seansta o kadar kasıldım ve zorlandım ki, bi düşün dedi eğer yapmak istemezsen söyle dedi. Bir sonraki seansa kadar bana kötü hissettiren şeylerin neden öyle hissettirdiğini ve şu an ne yapmak istediğimi düşüneceğim. 

Ofisin olduğu apartmandan çıkacakken bi durakladım, dış kapıya giderken ayaklarım geri gidiyordu. Orada köşeye çömelip ağlayasım geldi. Dışarıya çıkmaya güç bulamadım. Biraz derin nefes alıp çıktım sonra. Metrodan inince arkadaşıma yazdım seans çok zor geldi falan biraz öyle konuşarak geçti yol. Markete uğrayıp kek çikolata falan aldım. Eve gelince kahve yapıp oturdum. Aburcubur bişeyler yedim. Eve gelir gelmez ağlamaya başlarım gibi düşünüyordum ama öyle olmadı. Sanki engelliyorum kendimi elimde olmadan. Serbest bırakamıyorum, düşünmek istemiyorum. Yeme içmeye verdim kendimi ve bu pek alışkanlığım değildir hem de gecenin 9unda. Ben 7-8 gibi son yiyeceklerimi yer sonrasında bişey yemem normalde. Canım da istemez zaten. Ama tantuni sipariş ettim resmen yolda gelmek üzere. Yiyeceklerle modumu yükseltmeye çalışıyorum sanki. Onu yerken bir yandan da prens dizisini izlemeyi düşünüyorum ilk iki bölümü izleyip bırakmıştım. Çok da keyif alacağımı düşünmüyorum aslında çünkü kafam bi milyon, ne yediğimden de ne izlediğimden de bişey anlayacak halde değilim ama hiçbir şey yapmadan da duramıyorum … böyle bi haldeyim işte yazayım dedim. 

5 Ocak 2025 Pazar

Çocuklukta ihmalin izi: Boşluk hissi


Anne babalar birbirileriyle anlaşabilmek için o kadar efor sarfediyorlar ki, sonunda çocuklara verebilecekleri bir şey kalmıyor. Tüm enerjileri, duyguları birbirleriyle mücadele ederken tükeniyor. Ne için? Asgari düzeyde dahi olsa ucundan azıcık da olsa bir arada kalmayı başarabilmek için. Neden? Çünkü travmatik bir bağla bağlılar ve acı veren şey tanıdık olduğu için “acısız bilinmez” şeye yönelmektense acı ama bilindik şeyde kalmaya devam etmek daha kolay geliyor. 

Herkeste olan insani bir içgüdü ile, aslında bile bile ateşte kalmaya devam ediyoruz çoğu zaman.

Yaşadığımız acılar hep bu benzerlikte değil mi? Acı çekeriz ama bırakamayız çünkü tanıdık gelmiştir, o tanıdık hissi bırakmak istemeyiz. Sanki bırakırsak kurtlar kaparmış gibi bizi, savunmasız kalır yok olurmuşuz gibi…

Bu kitabı okuyorum bir süredir. 2024 Aralık son haftasında almıştım. Birkaç sayfa okuyup derin düşüncelere dalıyorum. O kadar gerçek, çarpıcı, hem rahatlatıcı hem de rahatsız edici ki. İyi ki almışım ve iyi ki okuyorum…