Sayfalar

20 Ocak 2025 Pazartesi

Bu kadar erken uyandırılmak insanlık suçu gibi bişey

Burun kontrolüm için sabahın 6 çeyreğine alarm kurdum. Beş dk önce kendiliğinden uyansam da geri yattım, bi sağa bi sola dönerken alarm da çaldı zaten. Acaba bugün gitmesem mi diye kendimle savaş verirken alarm çalınca işe gittiğim günlere döndüm bir anda, ve anında uykum dağıldı, hızla yataktan çıkıverdim. Povlov’un köpeği gibi, ne kadar da koşullanmışım. Aslında hepimiz Povlov’un köpeği gibi değil miyiz. 

Hava karanlık ve hafif serinken kısık gözlerle zor bela hazırlandım çıktım. Sokak ışıkları yanıyor ve tek tük insanlar yürüyordu. Durağa doğru giderken sabah ezanı okundu. Durağa gidince akbilimi diğer montumun cebinde unuttuğumu fark ettim. Minibüslerin geçtiği caddeye yürümeye başladım. Normalde mezarlık içinden daha kestirme bir şekilde gittiğim bir cadde. Mezarlığın yanından geçerken şöyle bir göz ucuyla açık kapısından içeri baktım. Ürperip hemen önüme döndüm ve ilerideki sokaktan inmek için devam ettim. En azından sokak ışıkları vardı sokak yolunda. Hava hala karanlık ve araçlar farları açık bir şekilde geldikleri için gelen minibüsün nereye gittiğini görene kadar yanımdan geçiyorlardı. Neyse ki birine binebildim. En son 20₺ idi, zam gelince 26₺ olmuş. Şoförün uyarmasıyla üstünü tamamladım. 

Bu saat trafiğin ve kalabalığın henüz başlamadığı bir saat olduğundan en azından daha sakindi. Sabahın 7si. Minibüs tıklım tıkış değil, yollar boş. En azından bu yanı güzel. 8 gibi başlıyor asıl trafik.

Hastaneye gittiğimde 7 buçuk olmamıştı daha saat. Doktor kapısında önümde 5-6 kişi bekliyordu. Bu doktor her sabah daha 7 olmadan geliyor ve güleryüzle herkesle tek tek nasıl ilgilenebiliyor diye düşündüm. “Ne çok insan var işi gereği sabahın köründe uyanıp hizmet etmeye başlayan. Aslında günlük 8 saat mesai fazla bence, 5 saat kimin neyine yetmiyor ki? Sabah 10 öğlen 15 olsa ne olurdu ki çalışma saatleri. Çoğu iş yeri, çoğu çalışan mesai bitsin diye işleri bittiği halde vakit öldürüyor işyerlerinde. O süreçte kendi hayatına dair bir çok işi halledebilecekken masasında oturup saatlerin geçmesini beklemek zorunda kalıyor” diye düşündüm.

Özellikle de eski çalıştığım yerdeki memurlar geldi aklıma. İnsanlarla işi olmayan çalışanlar… ben birebir insanlarla görüşen bir masadaydım, ve günün her saati birileri gelebilir diye hep mesaideydim ama diğerleri işlerini erkenden halledip gün boyu keyif yapıyor ya da sıkıntıdan patlıyorlardı.

Bunca insan, bunca iş yeri en az 8-5 çalışanlarla dünyayı mı kurtarıyor? Bu kadar zaman karşılığında ne alınıyor ki? Düşünsene her sabah 8de kalkıp kendin için bir şeyler yapsan, gün boyu mesaideymiş gibi kendi hayatın için çalışsan kim bilir neler olurdu hayatında. Ama böyle kimse seni zorla işyerine çağırmadıkça ne sabah 8de çalışmaya başlıyorsun ne de hayatın için bişeyler yapmaya. 

Aylardır evdeyim, çok şükür iyi durumdayım şu an. İşyerine harcadığım zaman ve emeği kendi hayatıma yönlendiririm ve uçar giderim sanıyordum ama gün boyu pinekleyip hiçbir şey yapmak istememe şeklinde devam etti, ediyor. Sanki ciddi bir şeylere kalkışsam bir daha yine kendimi kurtaramayacağım gibi bir korku var içimde sanırım. 

Doktor kontrolünden sonra, eski işyerime yakın olduğu için arkadaşlara haber verip zamanında mesai öncesi hep gittiğimiz kahveciye gittim. Buluştuk konuştuk. Ben hala uyanamamış olduğum için konuşurken bazen cümle kurmakta zorlandığım oldu. Sonra onlar mesai başlıyor diye gittiler, ben tek başıma oturmaya devam ettim. Şu an saat 08:58, gün aydınlandı, güneş kendini göstermeye başladı. Kahvemi bitirdim ama hala biraz oturasım var, hemen kalkmayacağım. Ortalık hareketlenmeye başladı, herkes bir yerlere doğru gidiyor. İşe, okula… Kimileri cafelerde kahve, çay, kahvaltı, sigara… bi şekilde kendilerini ne uyandıracaksa onunla uyanmaya çalışıyorlar.

Arkadaşım öğlene kadar kal öğlen de birlikte geçirelim dedi ama o kadar kalacağımı sanmıyorum. Bu kadar yetti bugünlük.

Şu an cafede oturuyorum hala ve arka masamda bir kadın oturdu, sürekli telefon görüşmeleri yaparak iş ile alakalı konuşuyor. Herkes fiziken bir ofis ortamına gidip çalışmıyor, bazıları da böyle cafe kenarlarında laptop ve telefonla mesaide. Böyle bir iş daha vahim geliyor aslında bana. Bir ofis ortamının olması en azından o ofisten çıktığında özgür hissettirir ama bir mekan yoksa her yerde çalışabiliyorsan o zaman her yer ofis gibidir o mesai kafasından çıkmak daha zor olur bence. Anca çok sevdiğin, iş gibi görmediğin bir iş olacak öyle olursa başka. Kendi işin olacak, istediğin zaman çalışacaksın, o belki daha keyifli olabilir.

Sabah minibüste gelirken hayatı sorgulayarak geldim. Doktordan çıkıp arkadaşlarla buluşmaya giderken hala hava karanlık ve serindi. 

Normal şartlarda bir hayat sürebilmek için çalışmak şart. Para kazanmak şart. Tüm insanlık bir şekilde bir alanda çalışmaya zorlanıyor yani. Ve günün en büyük ve en verimli kısmı çalışma hayatına ayrılıyor. Sabahın karanlığından akşam karanlığına kadar… acaba birileri insanlar çok fazla düşünemesin diye mi böyle bir şeyi insanlığa kabul ettirdi? Yavaş yavaş empoze edildi ve artık bu düzenden çıkılamıyor mu? Başka bir şey düşünecek zamanları olamayacak kadar insanların enerjilerini tüketmek mi istiyorlar işyerlerinde? 

Doktor sırasını beklerken, “mesela evliler eşinin kusurlarını da görmez belki böylece, çünkü eşine o kadar dikkat edecek enerjisi de kalmaz. Ya da çocuğuyla detaylı bir şekilde de ilgilenemez.” Belki eşe o kadar dikkat edemeyecek kadar yoğun olmak evliliği sürdürmekte kolaylık sağlar ama birlikte zaman geçirmek bu kadar azken anlamsız bir kopukluk da olabilir. Çocukla çok fazla ilgilenememek onunla kurulan bağın güçlenmesini engelleyebilir. 

Ama bir yandan da boş kalınca en ufak şeyleri bile düşünüp kafaya takacak noktaya gelmektense bir yerlerde iş güçle uğraşmaktan buna vakit kalmaması daha mı iyi? Peki bunun için birilerinin bizi emri altında çalıştırması mı gerekiyor illa ki?

İşten ayrıldığım süre boyunca bazen boşlukta hissedip bazen de çok fazla düşündüğümü fark ettim. O mesai yoğunluğunu sanki bu şekilde hayatımda devam ettiriyor gibiydim. Etrafımdaki insanlara sardım, içime kapandım, bazen gezdim tozdum keyif yaptım bazen dibe battım. 10 yıllık kesintisiz iş hayatından sonra birden bu rahatlama afallatmadı beni diyemem. Bir yandan hayatıma bir şeyler katmaya çekiniyorum yine bir şekilde zincire vurulmuş gibi hissedersem diye. Bir yandan da boş boş geçerse günlerim her şeyi kafaya takarım meşgul olmam da lazım diyorum. Belki de çok acele ediyorum, akışta kalmam gerek.

Saat 09:19 oldu. Artık kalkayım. Yıllarımı verdiğim işyerimin yanından geçip biraz kafama göre dolanacağım.


7 Ocak 2025 Salı

Ruh sağlığı

1 yılı aşkın bir süredir terapiye gidiyorum. Son seanslarda daha güçlü düşüncelerim hatta inanca dönüşmüş köklü olanlar üzerine çalışma kararı aldık. En fazla ne olabilir ki gidiyorum konuşuyorum mantıklı şeyler söylüyor onları sindiriyorum diye düşünüyordum ama meğer gerçekten de ruhu ameliyat etmek gibi bir şeymiş bu. Bi soru soruyor bir şey anlattırıyor ordan devam edip başka şeyler anlatırken buluyorsun kendini… bu akşamki seansta o kadar kasıldım ve zorlandım ki, bi düşün dedi eğer yapmak istemezsen söyle dedi. Bir sonraki seansa kadar bana kötü hissettiren şeylerin neden öyle hissettirdiğini ve şu an ne yapmak istediğimi düşüneceğim. 

Ofisin olduğu apartmandan çıkacakken bi durakladım, dış kapıya giderken ayaklarım geri gidiyordu. Orada köşeye çömelip ağlayasım geldi. Dışarıya çıkmaya güç bulamadım. Biraz derin nefes alıp çıktım sonra. Metrodan inince arkadaşıma yazdım seans çok zor geldi falan biraz öyle konuşarak geçti yol. Markete uğrayıp kek çikolata falan aldım. Eve gelince kahve yapıp oturdum. Aburcubur bişeyler yedim. Eve gelir gelmez ağlamaya başlarım gibi düşünüyordum ama öyle olmadı. Sanki engelliyorum kendimi elimde olmadan. Serbest bırakamıyorum, düşünmek istemiyorum. Yeme içmeye verdim kendimi ve bu pek alışkanlığım değildir hem de gecenin 9unda. Ben 7-8 gibi son yiyeceklerimi yer sonrasında bişey yemem normalde. Canım da istemez zaten. Ama tantuni sipariş ettim resmen yolda gelmek üzere. Yiyeceklerle modumu yükseltmeye çalışıyorum sanki. Onu yerken bir yandan da prens dizisini izlemeyi düşünüyorum ilk iki bölümü izleyip bırakmıştım. Çok da keyif alacağımı düşünmüyorum aslında çünkü kafam bi milyon, ne yediğimden de ne izlediğimden de bişey anlayacak halde değilim ama hiçbir şey yapmadan da duramıyorum … böyle bi haldeyim işte yazayım dedim. 

5 Ocak 2025 Pazar

Çocuklukta ihmalin izi: Boşluk hissi


Anne babalar birbirileriyle anlaşabilmek için o kadar efor sarfediyorlar ki, sonunda çocuklara verebilecekleri bir şey kalmıyor. Tüm enerjileri, duyguları birbirleriyle mücadele ederken tükeniyor. Ne için? Asgari düzeyde dahi olsa ucundan azıcık da olsa bir arada kalmayı başarabilmek için. Neden? Çünkü travmatik bir bağla bağlılar ve acı veren şey tanıdık olduğu için “acısız bilinmez” şeye yönelmektense acı ama bilindik şeyde kalmaya devam etmek daha kolay geliyor. 

Herkeste olan insani bir içgüdü ile, aslında bile bile ateşte kalmaya devam ediyoruz çoğu zaman.

Yaşadığımız acılar hep bu benzerlikte değil mi? Acı çekeriz ama bırakamayız çünkü tanıdık gelmiştir, o tanıdık hissi bırakmak istemeyiz. Sanki bırakırsak kurtlar kaparmış gibi bizi, savunmasız kalır yok olurmuşuz gibi…

Bu kitabı okuyorum bir süredir. 2024 Aralık son haftasında almıştım. Birkaç sayfa okuyup derin düşüncelere dalıyorum. O kadar gerçek, çarpıcı, hem rahatlatıcı hem de rahatsız edici ki. İyi ki almışım ve iyi ki okuyorum…